Nöroplastisite gerçek, peki beyninizi siz mi değiştiriyorsunuz?
Nöroplastisite gerçek: beyniniz ömür boyu değişir. Ama onu değiştiren, aynada verdiğiniz kahraman karar değil; önceden kurduğunuz koşullar ve derin uyku.
Pazartesi sabahı. Aynanın karşısında duruyorsunuz ve içinizden bir söz veriyorsunuz: bu sefer gerçekten değişeceğim. Şekeri bırakacaksınız. Her sabah koşacaksınız. İçinize dolan öfkeyi bir kez olsun yutacaksınız. Kararı verdiniz ya; gerisi kendiliğinden gelecekmiş gibi hissettiriyor.
Ve belki de bu sözü ilk kez vermiyorsunuz. Geçen ay da vermiştiniz. Yılbaşında da. O kararların çoğu çarşambaya kalmadan eriyip gitti, ama bu seferkinin farklı olacağına inanmak istiyorsunuz. Yeterince istersem bambaşka biri olurum, öyle değil mi?
Bilim de sırtınızı sıvazlıyor gibi. Beyin, taşa kazınmış sabit bir organ değil; ömür boyu, yaşadığınız her şeyin altında sessizce yeniden şekilleniyor. Nöroplastisite denen şey tam da bu: beynin kendini deneyime göre yeniden düzenleme kapasitesi.1 Uzun yıllar yalnızca çocuk beynine özgü sanılan bu esneklik, yetişkinde de sürüyor. Yani teorik olarak önünüzde hiçbir engel yok; geriye kalan yalnızca kararlılık gibi görünüyor.
Ama tam o “öyle değil mi”nin içinde küçük, sinsi bir hata saklı. Kararı verenle o değişimi fiilen yapanın aynı şey olduğunu sanıyorsunuz. Değiller. Ve bu ikisini birbirinden ayırdığınız an, o karar anına yüklediğiniz ağırlık yerinden oynuyor: emeğinizi nereye koyacağınız değişiyor.
Beyin değişir, ama onu değiştiren kim?
Şununla başlayalım: “beyin değişir mi?” sorusu çoktan kapanmış bir soru.
Herkes burada anlaşıyor. Beynin ömür boyu değiştiğini nörobilim de söylüyor, klinik de. Hatta özgür iradeyi kökten reddeden nörobilimci Robert Sapolsky bile burada duraksamıyor; “Elbette değişiriz, muazzam bir değişim olur,” diyor.2 Asıl kavga çoktan başka bir yere kaymış.
Kavga, tek bir kelimenin altında gizlenmiş.
“Beyin değişir” cümlesiyle “beyni siz değiştirirsiniz” cümlesi kulağa aynı geliyor. Ama aynı şeyi söylemiyorlar. Birincisinde yöneten yok: koşullar sizi değiştiriyor, siz yalnızca değişimin gerçekleştiği yersiniz. İkincisinde bir yöneten var: direksiyona siz geçiyorsunuz, yönü siz veriyorsunuz. Herkesin “evet”i o birinci cümleye. Asıl kavga, ikincisinde.
İşte inancınızın tam ortasına inen o tek itiraz burada.
O aynanın karşısında verdiğiniz, her şeyi başlatacak olan o kahraman kararın kendisi de bir yerden geliyor: bir önceki dakikanın havasından, sabah kanınızdaki hormon düzeyinden, yıllar önce yaşayıp çoktan unuttuğunuz bir sarsıntıdan.3
Ve bu bakışa göre zincirin hiçbir yerinde kesik yok. Genler, hormonlar, o sabah ne yediğiniz, on yıl önce birinin size söylediği bir söz. Yeterince yakından baktığınızda hepsi tek bir akışa dönüşüyor. Ayrı ayrı sebepler bile kalmıyor ortada; bu tabloda hepsi tek bir nedenler nehri oluyor. Niyeti geriye doğru söküp o nehrin en dibine indiğinizde, bu görüş açısından, “işte, hiçbir şeyden etkilenmeden özgürce seçen ben buradayım” diyebileceğiniz bir set bulamıyorsunuz. Bu bakışın en keskin cümlesi de şu: kendinize daha fazla irade ısmarlayamazsınız. “Bugün daha kararlı olacağım” demek bile bir istekten ibaret; bir sonraki an ne isteyeceğinizi de siz seçmiyorsunuz.4
Buna itiraz edeceksiniz: kararı veren sizsiniz, bunu içeriden apaçık hissediyorsunuz. Ama itirazın kendisi de aynı çarkın içinden geçiyor: o “ben karar veriyorum” hissi bile bir önceki anın, bir önceki koşulun ürünü. His gerçek; ama hissi kanıt sayarsanız, asıl kanıtlamanız gereken şeyi baştan doğru kabul etmiş olursunuz.
Ne var ki bu ayrım kolayca karışıyor.
Peki bu iki “siz” tam olarak kim?
Birincisi, işi fiilen yürüten “siz”. Sabah yatağından kalkıp koşuya çıkan, dikkatini tek bir noktaya kilitleyen, verdiği kararı adım adım uygulayan “siz”. Direksiyonu tutan sürücü. Bu “siz” elbette var; onu bir an bile tartışmıyoruz. Zaten onu görmezseniz hayat hiç yürümez, kimse sabah işe gitmez.
İkincisi ise daha derinde ve çok daha kaygan: sürücüyü ilk baştan bu hale kimin getirdiğini soran “siz”. Hiçbir şeyden etkilenmeden, isteğinizin ilk düğmesine kendi elinizle bastığınız o ilk hareket gerçekten sizde mi başlıyor? Bir düşüncenin nereden geldiğini sorup sorup geriye gittiğinizde, nedenlerin bittiği, “burası tamamen bana ait, buraya hiçbir şey karışmadı” diyebileceğiniz bir nokta kalıyor mu? İşte “yok” denen, reddedilen tam da bu ikinci “siz”.
Farkı bir örnekle koyalım. Sınavda kopya çekmemeye karar veren, birinci “siz”siniz; iradenizi kullanır, yan sıradaki kâğıda göz atmazsınız. Güzel. Ama o kararı verebilecek kadar dürüst, o baskıya dayanacak kadar sakin birine sizi ilk baştan kim dönüştürdü? İşte ikinci “siz”in hesap vermesi gereken soru bu. Ve dibine indiğinizde cevabın “ben kendim” değil, üst üste binmiş bir yığın koşul olduğunu görüyorsunuz.
Yani kavganın yarısı çözüldü: artık hangi “siz”i konuştuğumuz net. Öbür yarısına, yazının sonunda döneceğiz.
Tam bu noktada, kulağa çok makul gelen bir orta yol beliriyor. “Ne tümüyle çaresiziz ne de her şeyin efendisiyiz; ikisinin ortasında bir yerdeyiz” diyen, herkesi rahatlatan bir cümle.5 Rahatlatıcı, ama işi çözmüyor; asıl soruyu, yani o değişimi en dipte kimin başlattığını, bir kenara itip geçiştiriyor. Oysa o soruyu çözmeden de yol alabilirsiniz; nasıl olduğunu yazının sonunda göreceğiz. Şimdilik şu kadarı yeter: en dipte özgür olun ya da olmayın, değişimin fiilen nerede gerçekleştiği değişmez.
Elimizde kalan şu: beynin değiştiği kesin. Ama asıl soru, o değişimi kimin yaptığı; ve buna cevap vermek için önce onun ne zaman, nerede olduğuna bakmak gerek.
Değişimin asıl anını kaçırıyorsunuz
O “siz”in gerçek başlatıcı olup olmadığı kolay kolay kapanmıyor; şimdilik onu bırakıp büsbütün başka bir açıdan yaklaşalım: değişim fiilen nerede oluyor? Elinizi tam olarak nereye koyabilirsiniz?
Elinizi koyabileceğiniz yer, karar anı değil.
İşin en tuhaf yanı, bunu en yüksek sesle söyleyenin özgür iradeyi reddeden o ilk ses değil, tam tersinden yola çıkan, iradeyi savunan bir başka nörobilimci, Andrew Huberman olması. Aynı bilim insanı, sinir sistemimizin en ayırt edici özelliğinin kendi nöral değişimimizi yönlendirebilmek olduğunu söylüyor; “beynimizi değiştirmeye karar verebiliriz” diyor.6 Ama hemen ardından o kararın tek başına hiçbir kapı açmadığını ekliyor: öylece karar veremezsiniz.7
Çünkü değişimin bir kapısı var ve bu kapı ancak belli anlarda aralanıyor. Kararı vermeniz onu açmaya yetmiyor. Önce iç durumunuzu değiştiren birtakım adımlardan geçmeniz gerekiyor; beyin ancak o zaman değişmeye hazır hale geliyor.
Bir de şu var: yaşadığınız her şey beyni yeniden yazmıyor. “Bu dersten sonra beyniniz bambaşka olacak” cümlesi kulağa hoş geliyor ama doğru değil.8 Beyni değiştiren, üstünden akıp giden binlerce izlenim değil; yalnızca büyük bir dikkatle, gerçekten kilitlenerek odaklandığınız o birkaç şey. Gerisi iz bırakmadan geçip gidiyor.
Ama asıl vuruş burada. O yoğun odak bile değişimin kendisi değil; yalnızca işaret fişeği.
Gün içinde bir şeye kilitlenip odaklandığınızda, beyin ilgili devreleri işaretliyor, “burası önemli, buraya bak” diye. Bu işaretleme şart; olmazsa gece güçlendirilecek bir şey de olmuyor. Ama işin iki ayağı var ve ikincisi çoğu zaman gözden kaçıyor: gündüz atılan işaret, asıl pekişmesinin büyük bölümünü derin uykuda buluyor.9 İşaretlenen devreler siz derin uykudayken güçleniyor, gereksizleri sönüyor. Derin uyku gelmezse, gün boyunca ne kadar uğraşırsanız uğraşın, o işaret büyük ölçüde pekişmeden kalıyor.10
Bir düşünün. Gündüz o devreyi işaretlemeniz gerekiyor, evet; ama onu kalıcı kılan an, siz bilincinizle “yapıyorum” derken değil, siz tamamen devre dışıyken, gözleriniz kapalıyken geliyor. Karar tek başına kahraman değil. Kahraman, gün boyu attığınız işareti siz uykuya daldıktan sonra alıp sağlamlaştıran o görünmez işçi.
Peki emeğinizi asıl nereye koymalısınız?
Madem değişim, dişinizi sıktığınız o anda olmuyor, bütün emeğinizi o ana yüklemek, emeği yanlış yere koymak demek.
Peki emek nereye iyi gider? Koşula.
Somut görmek isterseniz: bir grup öğrenciye on beş dakikalık küçük bir ders veriliyor. Ders çok basit. Ayartmaya iradenle direnmeye çalışma; onun yerine ortamını önceden düzenle. Seni yoldan çıkaracak şeyi daha en baştan görüş alanından çıkar. Masadaki çikolatayı dolaba kaldır. Telefonu başka odaya koy. Sonuç? Bu dersi alan öğrenciler, “sık dişini, iraden yetsin” denen gruba göre akademik hedeflerine daha çok ulaşıyor.11 Tek bir çalışma bu; bütün insanlığı bağlayan bir yasa değil, ama gösterdiği yön yeterince açık.
Aslında bunu çocukken hepimiz keşfediyoruz. Önüne şeker konan dört yaşındaki çocuk, çoğunlukla şekeri gözünün önünde tutarak beklemeyi seçer. Altı yaşına gelince aynı çocuk şekerin üstünü örter; kendi deyişiyle, “sanki bu odada hiç şeker yokmuş gibi olsun” diye.11 Bu da bir öz-denetim; ama iradeyi kas gibi sıkmak değil, sahneyi baştan kendi lehine kurmak. İkinci çocuk daha zayıf iradeli değil; zoru en baştan gereksiz kılmayı öğrenmiş çocuk.
Buradan çıkan ders keskin: öz-denetim, eski moda iradenin ötesinde bir şey. Akıllı olan, kendinizi daha çok zorlamak yerine, zorlamak zorunda kalmayacağınız koşulu en baştan kurmak.
İrade, günün her saati yeniden ödemeniz gereken pahalı bir vergi gibi. Koşul ise bir kez kurup unuttuğunuz bir yatırım. İkisi de sizi aynı hedefe götürebilir. Ama biri her sabah sizi biraz daha tüketir; öteki, siz uğraşmadan sizin yerinize çalışır.
Geriye dürüst bir soru kalıyor; onu da olduğu gibi bırakalım. O koşulu kuran, ortamı önceden düzenleyen “siz”: gerçekten özerk bir başlatıcı mı, yoksa üstüne binlerce koşulun yığıldığı bir kavşak mı? Buraya kadarki satırların hiçbiri bunu çözmedi; çözdüm demek de dürüst olmaz. Kimileri en iyisinin bu soruyu bir kenara bırakmak olduğunu söyler: asıl mesele özgür iradenin var olup olmadığı değil, kendi davranışınızı yönetebileceğinize inanmanın işinize yarayıp yaramadığıdır.12 Yerinde bir kaçış. Ama kaçmak, cevap vermek anlamına gelmiyor: en dipte özerk bir “siz” var mı, bütün bu bulgular oraya tek gram taşımıyor; o soru olduğu gibi açık kalıyor.
Şunu da atlamayalım, yoksa fazla kolaycı oluruz: koşulu kurmak da bir karardır, o da bir irade ister. Ama bir sabah verilip biten, çok daha ucuz bir irade: şekeri eve hiç sokmamaya karar verirsiniz, gerisini raf sizin yerinize halleder. Ama dürüstçe ekleyelim: bu ucuz irade, pahalı olandan bir gram daha özgür değildir. Koşulu kuran “siz” de, dişini sıkan “siz” kadar nedenlere bağlı. Onu seçmemizin sebebi size yazarlığınızı geri vermesi değil; sadece işe yaraması, aynı emekle çok daha uzağa götürmesi.
Şimdi aynaya geri dönün. O karşısında durup verdiğiniz kahraman karar, beyninizi yeniden yazmayacak. Bunu bildiğiniz an bütün yükü kararlılığınıza yıkmayı bırakıp koşulu kurmaya başlıyorsunuz. Şekeri eve sokmuyorsunuz. Koşu ayakkabınızı akşamdan kapının önüne koyuyorsunuz. Sizi çileden çıkaran o toplantıya aç ve uykusuz girmiyorsunuz. Gece erken yatıyorsunuz, çünkü asıl yeniden bağlanma orada, siz uyurken olacak.
Bu bir bilgi değil, bir yer değiştirme. Çabanızı nereye koyacağınız değişiyor, hepsi bu.
Beyninizi değiştiren, o an sıktığınız diş değil; çok önceden kurduğunuz koşullar.
Kaynaklar
-
Nöroplastisite gerçek: beyin ömür boyu deneyimle yeniden şekillenir; “farklı düşünmenin, yeni şey öğrenmenin, acı deneyimleri unutmanın vaadi” · Andrew Huberman, Huberman Lab ↩
-
“Her şey belirlenmişse hiçbir şey değişemez” itirazına karşı: “Elbette değişiriz, muazzam bir değişim olur, ama yeni bir görüş oluştururken özgür irade kullanmıyoruz; koşullar tarafından değiştiriliyoruz.” · Robert Sapolsky ↩
-
Verilen niyetin kendisi de nedenlidir: “beyninde 3 milisaniye önce olandan, önceki dakikaların çevresel uyaranlarından, sabahki hormon düzeyinden, aylar ya da yıllar önceki bir travmadan” şekillenir · Robert Sapolsky ↩
-
“Kendinden daha fazla irade dileyemezsin; bir sonraki an ne dileyeceğini de dileyemezsin”, özgür iradenin bütünüyle yokluğu tezi · Robert Sapolsky ↩
-
Orta-yol cümlesinin kaynağı; metafizik soruyu kapatmaz ama işaret ettiği duruş: “çözüm, özgür iradeyi, onun yokluğunu ve nöroplastisiteyi birlikte daha çok anlamakta” · Andrew Huberman, Huberman Lab (Robert Sapolsky ile söyleşi) ↩
-
Sinir sistemimizin ayırt edici yanı kendi nöral değişimimizi yönlendirebilmemiz: “beynimizi değiştirmeye karar verebiliriz; beyin kendini değiştirebilir.” · Andrew Huberman, Huberman Lab ↩
-
Plastisite “kapılıdır”: “beyninizi değiştirmeye öylece karar veremezsiniz; iç durumunuzu değiştirecek bir dizi adımdan geçmeniz gerekir.” · Andrew Huberman, Huberman Lab ↩
-
“Şu an çok yaygın büyük yalanlardan biri: yaşadığın her deneyimin beynini değiştirdiği. Bu kesinlikle doğru değil”, yalnızca yoğun odaklanılan deneyimler plastisiteyi açar · Andrew Huberman, Huberman Lab ↩
-
Uykuya bağlı bellek pekişmesi, birincil literatürde: yavaş-dalga (derin) uyku ve REM uykusu, uyanıkken kodlanan bellek izlerinin sırasıyla sistem ve sinaptik düzeyde pekişmesini destekler; uyku, yeni edinilen bilginin pekişmesi için en elverişli durumdur · Susanne Diekelmann ve Jan Born, “The memory function of sleep”, Nature Reviews Neuroscience 11 (2010): 114-126 ↩
-
“Asıl sır: nöroplastisite uyanıkken değil, uykuda gerçekleşir”; gün içinde işaretlenen devreler derin uyku sırasında güçlenir, alınmazsa pekişme olmaz · Andrew Huberman, Huberman Lab ↩
-
On beş dakikalık “durumu düzenleme” (situation modification) dersi alan lise ve üniversite öğrencileri, iradeyi kullanmaya yönlendirilen kontrol grubundan o hafta akademik hedeflerine daha çok ulaştı. Dört yaşındaki çocuk şekere bakarak beklemeyi seçerken, altı yaşındaki şekerin üstünü örtmeyi öğrenir: “sanki bu odada hiç şeker yokmuş gibi olsun” · Angela Duckworth, Character Lab ↩ ↩2
-
Yeniden-çerçeveleme: asıl soru özgür iradenin var olup olmadığı değil, ona inanmanın bizim için iyi olup olmadığıdır · Angela Duckworth, Freakonomics Radio ↩