Piksel sönüyor; peki ondan önce gerçekten ölçüyor muyduk?

1923'te kupon reklama bilim getirdi sanıldı; bugün torunu piksel sönüyor. Peki yüz yıldır ölçüm sandığımız şey ölçüm müydü, yoksa ucuz bir kestirme mi?

1923’te bir gazete sayfasının köşesinde küçük bir kupon dururdu. Kesilip postalanacak bir kupon, üstünde de kimsenin dikkat etmediği minik bir kod. O kod reklamın hangi gazetede, hangi başlıkla, hangi gün çıktığını söylerdi; reklamcı masasına dönen kuponları saydığında elinde bir kanaat değil, bir defter olurdu. Aynı beş dolarlık ürün için bir reklamla gelen yanıtın maliyeti 85 sent, ötekiyle 41 sent, bir üçüncüsüyle 14,20 dolardı. Kuponuna kod koymayan reklamveren ise farkında bile olmadan gerekenin iki ila otuz beş katını ödüyordu.1 Claude Hopkins bütün bunu tek cümlede özetlemişti; burada tahmine yer yoktu.2 Kendine güveni de o kadar tamdı ki, reklamda azami başarının ancak “yerçekimi kadar değişmez yasalarla” mümkün olduğunu yazıyordu.2 Yüz yıl boyunca pazarlamanın da bir bilim olabileceğine dair elimizdeki belki de en güçlü kanıt buydu.

Bugün o kuponun adı piksel. İşi de aynı: reklamı göreni, tıklayanı ve sonunda satın alanı tek bir kimlikte birleştirip size hangi reklamın kaç lira getirdiğini söylüyor. Gelgelelim o piksel sönüyor. Apple tarayıcısında izlemeyi kapattı, telefonlar izin ekranı koydu, reklam engelleyiciler zinciri kırdı, insanlar aynı yolculuğu üç ayrı cihazda yapar oldu.3 Dahası, artık insanlar arama sonucundan dışarı bile tıklamıyor; 2026’nın ilk aylarında ABD’de yapılan Google aramalarının üçte ikisinden fazlası hiçbir siteye tık göndermedi.4 Pikselin görebildiği alan her yıl biraz daha daralıyor.

Bunu duyunca ilk refleks hep aynı oluyor: ölçüm bitti, karanlığa dönüyoruz. Oysa bu cümlenin içinde sinsi bir eşitleme saklı. “Ölçüm” derken çoğumuz aslında “her satışı kaynağına bağlamak”tan söz ediyoruz, yani atıftan (attribution). Bu eşitleme yüz yıldır o kadar rahat kuruluyor ki artık kimse üstünde durmuyor. Halbuki adını kuponlu reklamla özdeşleştiren adamın kendi kitabında, kuponun ulaşamadığı yerde ne yaptığı da yazıyor: kupon işlemeyince bir şehri başka bir şehirle karşılaştırıyor.5

Kupon bir ölçüm aleti değildi, ucuz bir kestirmeydi

Kupon ancak tek bir şart altında çalışır: satın alma anı reklamın hemen dibinde duracak. Posta siparişinde ya da ilaçta bu şart kendiliğinden sağlanır, çünkü orada satışı yapan başka bir şey yoktur. Hopkins bunu gayet iyi biliyordu. Bakkal rafındaki sıradan bir ürüne gelince tereddüt etmemişti; böyle bir malı satan onlarca sebep olduğunu, reklamın orada ne yaptığını ölçmenin zor olduğunu yazıyordu; ilaçta ise böyle bir sorun yoktu.6 Kaldı ki kuponun verdiği rakamları da nihai saymıyordu; ona göre yanıt saymak yetmezdi, müşteri başına maliyete inmek gerekirdi.2 Sınırı en açık yazdığı yer ise öteki kitabının ilk sayfasıdır. Orada reklamcının ölçüp biçemediği insan tuhaflıklarıyla uğraştığını, deneyimin çoğu vakada bile bizi doğru yöne çeviremediğini yazar; ona göre her reklam girişimi, içinde ne olduğunu görmeden parasını ödediğin kapalı bir kutudur.7

Yani kupon hiçbir zaman evrensel bir ölçüm aleti olmadı. Belirli bir dünyada işleyen ucuz bir kestirmeydi; ölçümün kendisi değil, ölçüme giden en kısa yoldu. Dijital reklam da yirmi yıl boyunca o dünyayı taklit etti: tıklama, çerez ve dönüşüm pikseli, satın alma anını yapay biçimde reklamın dibine çekip kuponun şartını her kategoride sağlıyormuş gibi yaptı.

Peki bu kestirme, bozulmadan önce gerçekten çalışıyor muydu? İşin en can sıkıcı yeri burası. Arama motoru, talebi çoktan oluşmuş insanı dar ve derli toplu bir yerde yakaladığı için satış hep onun hanesine yazılır; o talebi asıl yaratan şeyse webin dağınık, ölçülmesi zor tarafında olup biter ve kimse onu anmaz.8 Panel tahminleri de, kesinlik iddiası taşımasa da, aynı yöne işaret ediyor. Aramalar sitelere giden yönlendirmelerin yaklaşık yüzde 70’ini yapıyor, ama insanların gittiği sayfaların ancak yüzde 10’u aramadan geliyor.3 Trafiğin size geldiği yeri satışın sebebi sanarsanız, yalnızca son adımı görebilen bir sistemin maskarası olursunuz.

Kredi yanlış haneye yazılmıyordu sadece; ölçüm aletinin kendisi de bozuktu. Byron Sharp 2015’te hesabı yaptığında, dijitalde satılan gösterimlerin ancak dörtte birinin gerçek bir görülme fırsatı taşıdığı çıkıyordu; kalanı botlara ve ekranın hiç kaydırılmayan alt kısmına gidiyordu.9 Sektör o gün bugündür bu deliği yamıyor, ama ölçtüğünü sandığın temasların bir kısmının hiç gerçekleşmediği fikri hâlâ yerinde duruyor. “Madem izleyemiyoruz, gidip müşteriye soralım” refleksi de kurtarmıyor. Satın alma sonrası ankete, o markadan ömründe bir kez söz etmemiş ama o kitlenin yakından tanıdığı bir YouTuber şıkkı koyuyorlar ve katılımcıların yüzde 15 ila 20’si “sizi ondan duydum” diyor.10 İnsanlar yalan söylemiyor; kendilerinin de haberi yok.

Üstelik aletin göremediği alan büyüyor. Amerikalıların beşte biri artık yapay zekâ araçlarını ayda on kereden fazla kullanıyor; iki buçuk yıl önce bu oran yüzde üçtü.11 İşin ters köşesi şu: geleneksel arama buna rağmen düşmedi, hatta ChatGPT kullanmaya başlayanların Google araması artıyor.11 Yani insanlar bir yerde öğreniyor, başka bir yerde arıyor, üçüncü bir yerde satın alıyor. Kişiyi tek bir kanala bağlayan kestirme daralırken, kişinin iz bırakmadan dolaştığı alan genişliyor.

İzin ekranı geldi, kestirme çöktü; geriye deney kaldı

Piksel, kuponun elektrikli hâliydi; kuponun yaptığı işi otomatiğe bağladı ve yirmi yıl boyunca kimse şartını sorgulamadı. Sonra izin ekranı geldi. Bu kırılmanın en sert yaşandığı yer de vitrin değil, cepteki telefon oldu.

Gürsu’nun notu. Mobil uygulama pazarlamasında bunu birinci elden gördüm. Apple’ın izin ekranından (ATT) ve Apple’ın SKAN çerçevesinden sonra, “şu satışı şu reklam getirdi” cümlesini kişi düzeyinde kurmak fiilen imkânsız hale geldi. Kişi-düzeyinde deterministik atıfın yerini, günler sonra gelen, gürültülü ve eşiklenmiş bir kohort sinyali aldı: artık kişiyi değil, kalabalığı görüyorsunuz.

Pencere kapanınca sektör tek yöne değil, üç yöne birden savruldu. Birincisi tam da bu kohort sinyaliydi: kişiyi göremeyince kalabalığın istatistiğine razı olmak. İkincisi, geçmişe dönüp “hiçbir şey yapmasaydık satış eğrisi nasıl görünürdü” diye bir taban modeli kurmak, sonra bugünkü sapmayı o tabana bağlamak.12 Aslında bu yeni bir şey değil. Ölçüm penceresi açılmadan önce ekonometri de tam bunu yapıyordu: toplam satış eğrisine bir model uyduruyordu. Şimdi o eski yöntem geri dönüyor.

Buraya kadar iş kolay görünebilir; model geri döndü, gerisi hesap. Ama modelin kendi başına bir açığı var. Kohort da toplam eğri de, tek başına bırakıldığında, yalnızca olan biteni sonradan görür; geçmişe kusursuz oturur, ama iş geleceği söylemeye gelince düzenli olarak çuvallar. Byron Sharp’ın yıllardır ekonometri için söylediği de tam bu.13 Gelgelelim bu eleştiri, kendi başına bırakılmış modele işler; 2026’da modeli körlemesine kurmak zorunda değilsiniz. Geri dönen taban modelini küçük bölgesel aç-kapa testleriyle kalibre edip doğruluğu yine deneye bağlıyorsunuz. Yani deney, modelin rakibi değil; modelin içindeki doğruluğun kaynağı.

Bu üçüncü yol da işte tam o kalibrasyonu yapıyor. Bir kanalı ya da kampanyayı bir bölgede açıp benzer bir bölgede kapatıyor, sonra iki taraf arasındaki satış farkına bakıyorsunuz; bugün bunun adı lift testi. Model tek başına bir şeyi göremez: bu kolu çevirince satış gerçekten kımıldıyor mu? O cevabı modele veren, işte bu küçük açı-kapat. Nitekim Fishkin de bu ikisini ayrı ayrı değil birlikte öneriyor; bir yandan geçmiş yılların işine dayalı bir taban modeli kurun, öbür yandan o modeli coğrafya ve zaman farkıyla ölçülen lift’e bağlayın.12 Kohort olsun, taban modeli olsun, lift olsun, hangisini kullanırsanız kullanın, yükü taşıyan parça hep aynı kalıyor: kolu bir yerde açıp bir yerde kapatmak, yani deneyi kendiniz kurmak.

Bu iş yüz yıl önce de vardı. Hopkins, kuponun işlemediği ürünlerde yöntemi bırakmıyor, ölçeği değiştiriyordu; bir şehirde bir türlü, başka bir şehirde başka türlü deniyor, sonra iki şehrin toplam satışını karşılaştırıyordu.5 Kupon ise bu değildi. Kupon bir kontrol grubu kurmaz, bir karşı-olgu üretmez; yalnızca hangi reklamdan kaç yanıt geldiğini sayar, yani krediyi bir kaynağa yazar. Yaptığı tek şey atıftı, hem de ucuzundan. Deneyin gerçek atası kupon değil, Hopkins’in o şehir karşılaştırmasıdır; bugün lift testi dediğimiz şey de o yöntemin bu çağa göçmüş hâlinden başka bir şey değil.

Rand Fishkin’in bugün coğrafyayla ve zamanla kurduğu bu yöntem için seçtiği söz de yerine oturuyor: “daha az kesin ama daha doğru”.14 Üstelik nostaljiyle ilgisi yok; onun deyişiyle “1965’ten kalma bir taktik değil, 2025 taktiği”. Kişiyi tek tek izleyemediğiniz yerde bile, markanın adının hangi dönemde ve hangi bölgede canlandığını görebilirsiniz; bu canlanmalar, dolaysız bir kanıt olmasa da, neyin işe yaradığına dair elinizdeki en somut izdir.12

Bir sınır koyalım, çünkü bu yazının en kolay yanlış anlaşılacağı yer burası. Kestirme her yerde sönmüyor. Reklamın satışı tek başına yaptığı yerde, yani kuponun aslen çalıştığı o dar dünyada, piksel hâlâ iş görüyor; doğrudan satış yapan bir e-ticaretçinin panelindeki rakam bugün de anlamlı. Seth Godin bunu yıllar önce söylemişti: “Markayı ölçemezsin ama doğrudan satışı ölçmek zorundasın.”15 Kestirmenin öldüğü yer, satın alma anının reklamdan uzaklaştığı her yer. Orada zaten hiç çalışmıyordu; biz çalışıyor sanıyorduk.

Bugün bu deneyi kurmak için sıfırdan altyapı da gerekmiyor; büyük reklam platformlarının kendi lift araçları var, düğmeye basıp kampanyayı bir bölgede kapatabiliyorsunuz. Gelgelelim orada ölçen ile satan aynı kişi. Sharp’ın uyarısı tam buraya oturuyor: size metrik satan birinin araştırmasına temkinli yaklaşın, tıpkı size daha çok reklam alanı satması gereken mecranın araştırmasına yaklaştığınız gibi.16 Platformun kendi panelinde çıkan lift, platformun kendi notudur.

Kestirmeyi ölçüm sandıran şey, kesinliğiydi

Bu kadar kırılgan bir kısayol yüz yıl boyunca nasıl bilimin kendisi sanıldı? Cevap, kısayolun en baştan çıkarıcı özelliğinde, yani kesinliğinde saklı. Kuruşun kesrine kadar inen bir rakam sizi öyle rahatlatır ki, bir süre sonra o rakam doğru mu diye sormayı bırakırsınız. Kesinlik ile doğruluk ise aynı şey değil; dahası ölçümde kesinlik arttıkça doğruluk azalabiliyor. Sharp’ın en sert örneği pazarlamadan bile değil, hava tahmininden: Adelaide’nin sıcaklık tahminleri sürekli yanlış çıkıyordu, ama tahminle gerçek arasındaki korelasyon 0,99’du.17 Korelasyon mükemmeldi; tahmin berbattı. Sebebi de düşününce anlaşılır: model, en gürültülü sinyali en önemli sinyal sanır. Büyük bir markanın satışları reklama yavaş ve az tepki verir; fiyat indirimiyse grafikte hemen belirgin bir sıçrama üretir. Model de bunu görüp promosyonu öne çıkarır, reklamın gerçek etkisini neredeyse hiç yakalayamaz.18 Ölçüm, ölçmesi kolay olanı şişiriyor.

Aynı çarpıklık insanın kendi kararlarını da bozuyor, çünkü kolay ölçülen şey zamanla önemli olanın yerine geçiyor. Bir programcının iyi olup olmadığını anlamak zor olduğu için klavyede ne kadar hızlı yazdığına bakarız mesela; hızlı yazmak, iyi programcılığın yerine geçmiş sahte bir göstergedir.19 Seth Godin’in maksimi de tam bunu söyler: “Ölçmek harikadır. Yeter ki önemli olanın yerine kolay olanı ölçmeyin.”20

Bilim ile kesinliği birbirine karıştırdığımız yer de burası. Sayılara ve virgülden sonraki haneye takılan zihin, bilim insanının değil mühendisin zihnidir; bilim insanı tek bir kampanyanın kesin rakamıyla değil, tekrar eden ve genelleşebilen örüntüyle ilgilenir.21 Bu ayrımı kaçırdığınızda elinizde bilim kalmıyor, geçmişe kusursuz oturtulmuş bir grafik kalıyor.

Peki bunu kim ödeyebilir?

Bunun bedeli iki türlü, saklamayalım: biri paradan çıkar, biri dürüstlükten. Önce parası. Kupon bedavaydı; ertesi sabah cevabı masaya bırakıyordu. Deney ise yavaştır, pahalıdır, bütçenizin bir kısmını bile bile boşa harcamanızı ister ve size virgülden sonrasını asla vermez. Üstelik kısa vadenin baskısı da tersine çalışır: araya girip dikkat bölen kötü bir kampanya bile hemen bir sonuç üretir, oysa sabır ve altyapı isteyen iş o kısacık sürede hiçbir şey göstermez.22 “İzleyip dolara çeviremiyorsam bu işi bırakmalıyım” kuralı kulağa disiplin gibi gelir, oysa iyi işin bir kısmını daha doğmadan öldüren şey o kuraldır.23

Üstelik pahalılaşan hiçbir şey herkese açık kalmaz. Kontrol grubu kurmak, bir bölgede reklamı bile bile kapatmak, yani cebinden satış çıkarmak demektir; bunu ancak sürekli ve büyük harcayan ödeyebilir. Kupon küçük reklamvereni de bilim masasına oturtuyordu, çünkü bedavaydı. O masa artık pahalı ve küçük oyuncu ondan kalkıyor. Kalkınca da deneye değil, kanaate düşüyor.

İkinci bedel dürüstlükten çıkar, çünkü deney iki yönden de bir kalkana çevrilebilir. Bir yanda “test ettik” cümlesi var; o bile bir kalkana dönüşebilir. Sharp’ın kanıt eşiği burada işe yarıyor: “İstatistiksel anlamlılık tek başına saymaz, örneklemin büyüklüğü saymaz, müşterinin beğenmesi saymaz. Sayan tek şey, farklı koşullarda tekrar edip aynı sonucu vermesidir.”24 Tek bir testten yasa çıkarmak, kupon defterinden bilim çıkarmakla aynı hata olur.

Öbür yanda ters bir tehlike var ve onu görmezden gelmek bu yazının en kolay yalanı olurdu. “Ölçemiyorum” cümlesi de bir kalkana dönüşür, hem de çok rahat bir kalkana. Şirketin sahibi olmayan bir yönetici için ölçülemeyen iş biçilmiş kaftandır; işin sonuç verip vermediğini kimse bilemediği için uzun süre başı derde girmez, sonra Godin’in deyişiyle “bir gün dâhi ilan edilir”.25 Bunun panzehirini de yüz yıl önce Hopkins yazmıştı, üstelik hiç de yumuşak değil. Kanıtlanmış modelden kendi zevki için sapan reklamvereni anlatırken şöyle diyor: “Gururumuzun bedelini bilelim.” Yani bilmediğin şeyi yapabilirsin, yeter ki faturasını deftere yaz; getiri gelmezse ölçülen modele geri dön, israfı kes.1 Farkı yaratan da bu zaten: deneyi olan ekipte israf bir kalemdir; deneyi olmayan ekipte israf bir kalkan.

Baştaki kupona dönelim. O kupon reklamı bilim yapmadı. Yaptığı şey, krediyi bir kaynağa yazmayı, yani atfı bedavaya getirmekti; kodu koyuyordun, hangi reklamdan kaç yanıt geldiğini defter kendiliğinden tutuyordu. Bedava olduğu için de hepimiz bu ucuz kestirmeyi yöntemin kendisi sandık. Piksel aynı kestirmenin elektrikli hâliydi, şimdi o da sönüyor. Asıl kaza da burada: deney yüz yıldır elimizin altındaydı, Hopkins onu bir şehri başka bir şehirle karşılaştırırken çoktan kurmuştu, ama biz o yoldan reklamın satış etkisine dair yasalar kuramadık. Kupon bize her sabah bir rakam verdiği için hiçbirimiz o rakamın ötesini sormadık. Sharp’ın söylediği de bu: reklamın satışa etkisi hakkında bu kadar az şey bilmemizin sebebi, yanlış şeyi ölçmüş olmamız — ve bu körlük yüz yıldır sürüyor.26

Yani ölçüm ölmüyor, sadece pahalılaşıyor. Ölen şey, yüz yıldır ölçüm sandığımız o ucuz kestirme. Bilimse hep başka bir yerde durdu, kuponun soyunda değil şehir karşılaştırmasının soyunda; bir yerde aç, bir yerde kapat, farkı say. Bu yöntemin faturası da iki türlü çıkıyor. Bir yanı nakit, çünkü bir bölgede reklamı bile bile kapatmak cebinden satış çıkarmak demek. Öbür yanı daha sinsi: kesin rakam gidince, bilmediğini bir sayının arkasına saklayamıyorsun. Nakit olanı bir kez ödüyorsun; sinsi olanı her karar toplantısında yeniden. Faturası artık size kesiliyor.

Kaynaklar

  1. Aynı ürün için yanıt maliyetinin üç ayrı reklamda 85 sent, 41 sent ve 14,20 dolar çıkması, kodsuz reklamverenin gerekenin 2 ila 35 katını ödemesi; kanıtlanmış modelden gururla sapan reklamverene “gururumuzun bedelini bilelim” denmesi ve getiri gelmezse ölçülen modele dönüp israfı kesme çağrısı · Claude Hopkins, Scientific Advertising (1923), Böl. 4 2

  2. Posta-sipariş reklamının kuruşun kesrine kadar izlenmesi, “tahmine yer yok” ilkesi, azami başarının ancak “yerçekimi kadar değişmez yasalarla” mümkün olduğu iddiası ve kupon rakamlarının nihai sayılmayıp müşteri başına maliyete inilmesi gerektiği · Claude Hopkins, Scientific Advertising (1923), Böl. 1 2 3

  3. Atıfı öldüren mekanizmalar (Apple’ın çerez değişikliği, gizlilik yasaları, reklam engelleyicilerin yaygınlaşması, çok-cihazlı yolculuk, uygulama içi görünmezlik) ve aramaların yönlendirmelerin ~%70’ini yapmasına rağmen tüm ziyaretlerin ancak ~%10’unu oluşturması · Rand Fishkin 2

  4. 2026’nın ilk aylarında ABD’de yapılan Google aramalarının üçte ikisinden fazlasının hiçbir siteye tık göndermemesi (clickstream verisi; panel karşılaştırmasının sınırlarını kaynağın kendisi belirtiyor) · Rand Fishkin

  5. Doğrudan getirinin imkânsız olduğu ürünlerde bir şehri başka bir şehirle karşılaştırma, farklı şehirlerde farklı deneyip toplam satışları kıyaslama · Claude Hopkins, Scientific Advertising (1923), Böl. 1 ve Böl. 16 2

  6. Bir emtiayı satan birçok sebep olduğu için reklamın etkisini ölçmenin zorlaştığı, ilaçta ise böyle bir sorun bulunmadığı · Claude Hopkins, My Life in Advertising (1927)

  7. Reklamcının ölçüp biçemediği insan tuhaflıklarıyla uğraştığı, hiçbir deneyimin vakaların çoğunda bile doğru yönlendiremediği, her reklam girişiminin “torbadaki domuz” olduğu · Claude Hopkins, My Life in Advertising (1927), Böl. 1, s. 1

  8. Aramanın talebi yoğun bir yerde yakaladığı için fazla kredi alması, talebi asıl yaratan dağınık web’in kredisiz kalması (“arama, internetin aracısıdır”) · Rand Fishkin

  9. Dijitalde sunulan reklam gösterimlerinin ancak dörtte birinin gerçek bir görülme fırsatı olması (2015 verisi) · Byron Sharp

  10. Ankete konan uydurma bir kaynak şıkkını katılımcıların %15-20’sinin işaretlemesi; insanların yalan söylemediği, kendilerinin de bilmediği · Rand Fishkin

  11. Amerikalıların %20’sinden fazlasının yapay zekâ araçlarını ayda 10+ kez kullanması (Ocak 2023’te %3, Haziran 2025’te %21) ve buna rağmen geleneksel aramanın düşmemesi; ChatGPT kullanmaya başlayanların Google aramalarının artması · Rand Fishkin 2

  12. Ölçülemeyen kanalların etkisini, markanın adının yükselip düştüğü anı ve coğrafyayı okuyarak tahmin eden “örtük atıf”; geçmiş yılların yatırımlarına dayalı bir “doğal büyüme” taban modeli kurmak · Rand Fishkin 2 3

  13. Tarihsel veriye kusursuz oturan modellerin tahminde düzenli olarak başarısız olması · Byron Sharp

  14. Lift temelli ölçüm (coğrafya/zaman segmentasyonuyla dönüşümlerdeki farkı ölçmek), “daha az kesin ama daha doğru” olması ve 1965’ten kalma değil bugünün taktiği olduğu · Rand Fishkin

  15. “Markayı ölçemezsin. Doğrudan satışı ölçebilirsin, hatta ölçmek zorundasın.” · Seth Godin

  16. Metrik satan birinin araştırmasına temkinli yaklaşma çağrısı (“tıpkı size daha çok reklam alanı satması gereken mecranın araştırmasına yaklaştığınız gibi”) · Byron Sharp

  17. Adelaide sıcaklık tahminlerinin sürekli yanlış çıkmasına rağmen korelasyonun 0,99 olması; korelasyonun öngörü gücünün kötü bir göstergesi olduğu · Byron Sharp

  18. Büyük markaların satışlarının reklama az tepki vermesi yüzünden reklam etkisini doğru modellemenin fiilen imkânsızlaşması, buna karşılık fiyat promosyonunun modelde fazlasıyla öne çıkması · Byron Sharp

  19. Sahte vekil kavramı; klavyede hızlı yazmanın iyi programcı olmanın sahte vekili olması · Seth Godin

  20. “Ölçmek harikadır, yeter ki önemli olanın yerine kolay olanı ölçmeyin”; SAT’ın kullanışlı bir kısayol sanılıp sonunda yalnızca SAT başarısını ölçtüğünün görülmesi · Seth Godin

  21. Sayılara ve kesinliğe takılan zihnin bilim insanının değil mühendisin zihni olduğu; bilimin genelleşebilir örüntü aradığı · Byron Sharp

  22. Araya girip dikkat bölen kötü bir kampanyanın bile hemen sonuç üretmesi, altyapı isteyen işin ise kısa pencerede hiçbir şey gösterememesi · Seth Godin

  23. “İzleyip dolara çevirdiğimi kanıtlayamıyorsam bırakmalıyım” kuralının reddi ve pazarlama emeğinin bir kısmını bilerek israf etmekten korkmama çağrısı · Rand Fishkin

  24. Kanıt eşiği: “istatistiksel olarak anlamlı” saymaz, “örneklem çok büyüktü” saymaz, “müşteriler beğendi” saymaz; sayan tek şey bağımsız ekiplerce farklı bağlamlarda tekrarlanmış doğrudan öngörü testleridir · Byron Sharp

  25. Şirketin sahibi olmayan yöneticinin ölçülemeyen işi sevmesi; kimse çalışıp çalışmadığını bilmediği için uzun süre başının derde girmemesi, sonra bir gün dâhi ilan edilmesi · Seth Godin

  26. Reklamın satış etkileri hakkında bu kadar az şey bilmemizin sebebinin yanlış etkileri ölçüyor olmamız olduğu · Byron Sharp