Kendine "değerlisin" diyerek değerli olamazsın: özdeğerin iki katı

Özdeğer tek şey değil, iki kat: verilen taban ile kazanılan özsaygı. Kendine 'değerlisin' demek tabana inmez; saygı ise sözünü tuttukça birikir.

Tanıdığınız birini gözünüzün önüne getirin. Girdiği her işi kapmış, diploması, unvanı, çevresinin takdiri yerli yerinde; dışarıdan bakan herkes “bu insanın daha ne eksiği var” diyor. Ama o kişi geceleri yatağa uzandığında içini hep aynı boşluk kemiriyor; ne kadar başarırsa başarsın “yeterince iyi değilim” hissi bir türlü kapanmıyor, sanki her zaferden sonra çıta bir kademe daha yukarı kayıyor. Böyle birine verilen, sık duyulan öğüt de bellidir; kendini sev, aynaya bak ve “ben değerliyim” de, değerinin zaten içinde durduğunu hatırla yeter. Kulağa şefkatli geliyor, itiraz etmesi de zor. Gelgelelim bu şefkatli öğüt ile o kişinin yıllardır sürdürdüğü “biraz daha başarırsam bu his nihayet kapanır” stratejisi, göründükleri kadar zıt değil; ikisi de dile getirilmeyen aynı varsayıma yaslanıyor. O da şu: kendini değerli hissettiğin o zemini, insan yeterince çabalayıp yeterince kendine telkin ederse kendi kendine üretebilir. Peki gerçekten üretebilir mi?

Soruya dürüstçe verilen iki cevap var ve bu ikisi gerçekten çatışıyor, kolayca da barışmıyor. Bir görüşe göre (Stoacı gelenek, Ryan Holiday’in de savunduğu çizgi) değer kazanılan bir şeydir, peşinen kimsenin cebine konmaz; o tatmini, doğuştan sende olduğu için değil, onu yoktan var ettiğin için duyarsın.1 Bu bakış “kendine inan” lafını fazla bulur, asıl soruyu tersine çevirir: mesele inanmak değil, kendini buna layık kılmaktır.2 Ama tam bu “kendini layık kıl” cümlesini öbür görüş, yani Gabor Maté’nin bağlanma çerçevesi, bir yaranın belirtisi sayar. Bu çerçeveye göre değerin zemini çocuklukta, koşulsuz sevgiyle en derinde çoktan yerleşmiştir; “değersizim” dediğinde söylediğin şey bir olgu değil, çok eski bir yaranın yaptığı bir yorumdur, gerçeklikle pek ilgisi yoktur.3 Kendini durmadan kanıtlama mecburiyeti de bu çerçeveye göre bir sağlık işareti değil, tam da o yaranın belirtisidir; yani ilk görüşün erdem saydığı şeyi ikincisi semptom diye okur. İki cevap da değeri dış onaydan koparıp içeri çeker, orada anlaşırlar; ama “içerisi” derken birbirinden bambaşka iki yer gösteriyorlar; kavga da tam burada başlıyor.

Aynı kelimeye tıkıştırdığımız iki ayrı kat

Kavganın bir türlü çözülmemesinin sebebi iki tarafın da haklı olması değil; ikisinin aynı “özdeğer” kelimesiyle aslında iki ayrı şeyi kastetmesi. Kelimeyi biraz kazıyınca altından iki kat çıkıyor. Altta bir taban var: “var olmaya, sevilmeye değerim” zemini, hayatta bir yerin olduğu hissi, daha hiçbir şey yapmadan önce sırtını yasladığın o sıcaklık. Üstte ise bambaşka bir şey duruyor: kendinle kurduğun itibar, kendi gözünde biriktirdiğin saygı, “sözümü tuttum, zoru göze aldım, kendi kuralıma uydum” diyebilmenin verdiği sağlam duygu.4 Biri var-olma zemini, öteki edimle biriken bir hesap. Alttaki tabana asıl özdeğer, üstteki kata da özsaygı demek en doğrusu; ama günlük dilde ikisine birden “özdeğer” deyip geçiyoruz, kafa karışıklığı da tam buradan doğuyor.

İşin ilginci, bu iki katı bir asır önce tarif eden de olmuş. Bu tarif, üstteki ayarlanabilen katın basit bir orandan ibaret olduğunu söyler: özduygun, başardıklarını beklentilerine böldüğün şeydir; ya başarını büyütürsün ya iddianı küçültürsün, terazi ancak öyle döner.5 Ama aynı yerde ikinci bir şeyden daha söz eder: herkeste, başarıdan da onaydan da bağımsız işleyen sabit bir taban duygusu vardır; kimimizde bu taban sıcak, kimimizde soğuk.5 Yani üst katı hesapla oynatabilirsin, ama alttaki tonu o hesap belirlemiyor. İki ayrı kat, iki ayrı mantık.

İki katı ayırmak da kavgayı bitiren bir barış değil aslında. Çünkü asıl soru hâlâ ayakta duruyor: bu iki kattan hangisi “gerçek” özdeğerdir? Kazanılır diyen görüş edim katını merkeze koyar, tabanı neredeyse hiç dile getirmez;6 köklenir diyen öbür yaklaşım tabanı merkeze koyar, edimle biriken kısmı tabanın üstünde ikincil, hatta çoğu zaman kaygının kaynağı sayar.7 Ortalama alıp “eh, ikisi de kısmen doğru” demek bu adlandırma kavgasını susturur, oysa kavga tam da işe yarayan yerde duruyor: hangi kata hangi hamlenin işlediğinde.

Tabana başarıyla tırmanamazsın

Asıl mesele şu ki bu iki kat aynı yöntemle beslenmiyor; en sinsi hata da ikisini karıştırmaktan çıkıyor. Baştaki başarılı ama boş insanın stratejisini hatırlayın; her zaferle tabandaki deliği doldurmaya çalışıyordu. Ama o delik başarı biçiminde bir delik değil. Başarı üst kata, saygı katına yazılır; tabana ise genellikle yetmez, çünkü o kat başka türlü doyar. Onay ve başarı bir şeyi doyurur ama tabanın açlığı başka: o, birine güvenip yaslanmakla doyar, dışarının alkışıyla değil. Biri ötekinin yerini tutmuyor. En açık kanıtı da şu gözlemde: terfi öncesi kendini değersiz hisseden insan, terfiden sonra da aynı boşlukla uyanır, sadece çıtayı bir kademe yükseltmiş olur. Üstelik değerini böyle oynak, dışarıdan gelen bir desteğe bağlamak baştan kırılgan bir kurgu; o destek bir gün sarsıldığında değer de onunla birlikte çöker.8

Peki taban neyle dolar? İşin kalbi burada; taban tam da senin emrine geçmeyen kattır. Taban verilen bir şeydir, kendin üretmediğin, sana verilmiş bir zemin. Bir yanı mizacımızdan gelir; herkeste, koşullardan ve başkasının onayından bağımsız işleyen, kolay kolay değişmeyen bir taban tonu vardır, kimimizde sıcak kimimizde soğuk.5 Öbür yanı erken ilişkiden; çocuklukta, bir bağlanmanın içinde, koşulsuz sevgiyle o ton daha derine yerleşir, orada yaralanmışsa da en sağlam onarım yine bir ilişkinin içinden geçer.9 İki köken de aynı kapıya çıkıyor: bu zemin sana bir yerden verilir, onu kendine “değerlisin” diye buyurarak yazamazsın. Bir baba düşünün: çocuklarının yüksek özsaygısını, bunu hak ettikleri için değil, kendi verdiği koşulsuz sevginin ürünü olduğu için istiyor. Söylediği tam da bu: taban verilir, hak edilmez.10

Peki “değersizim” zaten bir olgu değil bir yorumsa, aynaya bakıp “değerliyim” demek onu neden bozamıyor? Çünkü o yorum sıradan bir düşünce değil; en dibe, çekirdeğe daha çocukken kazınmış çok eski bir kayıt.3 Bilinçli bir telkin cümlesi o derinliğe inemiyor; yüzeyde “değerliyim” dersin, altta eski kayıt çalışmaya devam eder. Kendine emirle değerli olamamanın sebebi de bu: o cümlenin gelmesi gereken yer sen değilsin, kendi kendinin kaynağı olamayacağın bir şeyi kendine telkinle üretmeye çalışıyorsun. Başarı stratejisi tabanı yanlış parayla satın almaya çalışıyordu; ayna telkini ise tabanı yanlış kişiden, yani senden, istiyor. İkisi de olmayan yerde kazımaya uğraşıyor.

Saygı katına bedavaya oturamazsın

Bu, iki kattan yalnızca biri; öbürünü atlamak da aynı karışıklığın tersten hâli olur. Tabanın verildiğini duyup “madem değerim koşulsuz, öyleyse hiçbir şey yapmama gerek yok, ben zaten değerliyim” diyen biri de tuzağa düşer; bu sefer kazanılan katta bedavaya oturmaya çalışarak. Çünkü üst kat, yani saygı katı, gerçekten kazanılıyor. Kendi itibarını kimse sana hediye etmez; onu kendi sözünü tutarak, zoru göze alarak, kendi kuralına sadık kalarak biriktirirsin, üstelik bunu başkası beğensin diye değil, kendi gözünde durabilmek için yaparsın.42 Koşulsuz taban, “artık hiçbir şey yapma” izni değil; sadece hangi işin hangi kata düştüğünü doğru bilme meselesi.

Bir istisnayı da gizlemeden söylemek gerekiyor. Taban gerçekten derinden yaralıysa, ne “sadece başar” ne de “sadece kendini sev” tek başına o yarayı kapatır; orası bir telkin cümlesinin değil, gerçek bir ilişkinin, çoğu zaman da klinik bir emeğin işidir. Aynanın karşısında kendi başına tamir edilecek bir şey değil o; bunu bir eksiklik gibi değil, işin gerçek boyutu gibi görmek gerekiyor.

Baştaki o başarılı ama boş insana dönelim. Onun yıllardır yaptığı, alttaki deliği üstteki katın parasıyla kapatmaya çalışmaktı; her yeni unvan, tabana hiç değmeyen bir ödeme. Yapması gereken hamle daha fazla kanıt biriktirmek değil, çünkü o kat zaten dolu; asıl eksik olan, kendi başına dolduramayacağı taban. Bu ikisini karıştırdığın sürece de hangisini ne kadar zorlarsan zorla yerinde sayarsın. Kendini değerli hissetmediğin bir zemine başarıyla tırmanamazsın; o zemin sana dışarıdan verilir, en sağlam onarımı da bir başkasına güvenip yaslanmaktan geçer. Saygıysa yaslanmakla değil, sözünü tuttukça damla damla birikir. Değerin tabanını kendine veremezsin, saygını da bedavaya alamazsın.

Kaynaklar

  1. Tatminin “doğuştan sende olduğu için değil, onu yoktan var ettiğin için” duyulduğu; değerin peşinen alınamayacağı · Ryan Holiday

  2. Mesele kendine inanmak değil, kendini buna layık kılmaktır (“kendini buna layık kılacak mısın?”) · Ryan Holiday 2

  3. “Değersizim” bir olgu değil, çocukluk yarasının bir yorumudur, gerçeklikle ilgisi yoktur; kanıtlama mecburiyeti bu yaradan doğar · Gabor Maté 2

  4. Kazanılan katın “kendinle sahip olduğun itibar / kendi özsaygın için yaptığın” olması · Naval Ravikant 2

  5. Özduygunun başarı/iddia (beklenti) oranı olması, ama bundan bağımsız işleyen bir “ortalama özduygu tonu”nun herkeste bulunması · William James, The Principles of Psychology (1890) 2 3

  6. Korunacak “en değerli varlık” edim katında öne çıkarılırken taban katının dile getirilmeden bırakılması · Ryan Holiday

  7. “Gerçek özsaygı”: yapabilsem de yapamasam da, kimse harika bulsa da bulmasa da değerliyim; edimle biriken kısmın tabanın üstünde ikincil sayılması · Gabor Maté

  8. Değeri oynak, dışsal bir desteğe bağlamanın kırılganlığı; destek çökünce değerin de sarsılması · Ryan Holiday, Ego Is the Enemy

  9. Sağlam özün bağlanmanın içinden filizlenmesi, tabanın ilişkide kurulması ya da yaralanması, onarımın da ilişkisel olması · Gabor Maté

  10. Çocukların yüksek özsaygısının “hak ettikleri” değil, verilen koşulsuz sevginin ürünü olarak istenmesi; tabanın çocuklukta koşulsuz sevgiyle yerleşmesi · Naval Ravikant