Özdeğer kazanılır mı? Kendine "değerlisin" demek neden yetmiyor

Özdeğer tek şey değil, iki kat: verilen taban ile kazanılan özsaygı. Kendine 'değerlisin' demek tabana inmez; saygı ise sözünü tuttukça birikir.

Yıllardır beklediği terfiyi nihayet alan bir kadın var. Yeni odasının kapısını ilk kez arkasından kapattığında hissetmesi gereken şey rahatlama, ama hissettiği şey bambaşka; sanki başkasının koltuğuna oturmuş gibi bir tedirginlik, herkesin onu asıl yerine oturtmasını bekleyen bir sahtekârlık hissi. Etrafındakiler onu teselli etmeye çalışırken hep aynı cümleye başvuruyor: “Kendini kanıtlamana gerek yok, sen zaten baştan beri değerlisin.” Cümle sıcak ve iyi niyetli, hatta bir yönüyle doğru bile. Ama o kadının o akşam gerçekten hissettiği şeye hiç dokunmuyor. Çünkü onun eksikliğini duyduğu şey var olma hakkı değil, kendi gözünde taşıdığı saygı. Bunlar iki ayrı soru.

Bu karışıklık son yıllarda kişisel gelişim diline öyle derin işledi ki artık neredeyse otomatik bir teselli cümlesine dönüştü: “Kendini kanıtlamana gerek yok, sen zaten yeterlisin.” Kanıtlama isteğinin kendisi de bu dilde iyileşmemiş bir yaranın belirtisi sayılıyor. Cümle rahatlatıyor, çünkü üstünüzdeki baskıyı bir anda kaldırıyor. Ama eski ve derin bir gözlemi tam da yanlış yere koyuyor. Doğuştan gelen bir zemin gerçekten var, bunu kimse inkâr etmiyor. Sorun zeminin var olup olmadığı değil, o zeminin hangi soruya cevap verdiği. O zemin size var olma ve sevilme hakkınızı veriyor. Geceleri sizi uyandıran ikinci katman ise başka bir şey, kendinize duyduğunuz saygı. Bu katman zeminin üstünde her gün yeniden kuruluyor. “Kanıtlamana gerek yok” cümlesi tam da bu iki katı birbirine karıştırıp zemini tavan diye satıyor size.

Bunu netleştirmeden önce olası bir yanlış anlaşılmayı baştan kapatalım. Bu satırları okurken akla ilk gelen soru genelde değerinizin ölçüsünü kimin koyduğu oluyor. Kalabalığın o anki alkışına göre kendinize değer biçmenin sağlıklı olmadığı konusunda bu yazının çıkış noktası net; ölçü içeride olmalı. Asıl kavga, o içerideki ölçünün baştan mı verildiği yoksa gün be gün mü inşa edildiği üzerine kopuyor.

Zemin var, ama başka bir soruya cevap veriyor

Bir çocuğun sağlam bir benlik geliştirebilmesi için önce koşulsuz kabul görmesi gerekiyor, hiçbir kanıt karşılığında değil; benliğin kendisi de tam olarak böyle bir koşulsuz bağ zemininden filizleniyor.1 Bu zeminin kökeni de tek bir yerden gelmiyor üstelik. Kimi zaman tamamen ilişkiseldir, bir başkasının size koşulsuz verdiği sevgiyle kurulur; düşük özsaygının kökenine inildiğinde de sık sık aynı yere çıkılıyor, çocukken koşulsuz sevilmemiş olmak o zemini baştan sarsıyor.2 Kimi zaman da mesele daha çok mizaçtır, kimsenin size verdiği ya da verebileceği bir şey değildir; bir insanın kendine duyduğu rahatlığın ortalama tonu büyük ölçüde böyle çalışır, kimileri hayatı hiç de parlak gitmediği halde sarsılmaz bir iç rahatlıkla dolaşır, kimileri her açıdan başarılı görünmesine rağmen kendinden kuşku duyar. Bu tonun o anki başarıyla ya da başkalarının size gösterdiği saygıyla pek ilgisi yoktur; çok daha içeriden gelen, görece sabit bir ayardır.3 Yani bu ton saygının kendisi değil, saygının gün be gün üstüne kurulduğu zeminin ayarı.

Bütün bunlar doğru. Kimsenin var olma ya da sevilme hakkını kanıtlaması gerekmiyor, bu konuda tartışılacak bir şey yok. Ama gündelik hayatta sizi rahatsız eden cümle çoğunlukla bu değil zaten. “Kendimi değerli hissetmiyorum” derken kastedilen genellikle “var olma hakkım var mı” sorusu değil, “aynaya baktığımda kendi gözümde saygın biri miyim” sorusu. Doğuştan gelen zeminle gündelik hissedilen saygı burada birbirinden ayrılıyor, biri bedava geliyor, öteki her gün yeniden ödeniyor.

Saygı, kanıtla biriken bir oran

Yüz otuz yıldan uzun süre önce, psikolojinin kurucularından William James bu ikinci katmanı neredeyse bir denklem gibi kurmuştu, kendinize duyduğunuz saygı elinizdeki başarının kendinize biçtiğiniz iddiaya oranıdır. Bu oranı ancak payı büyütüp başarınızı artırarak ya da paydayı küçültüp iddialarınızı azaltarak değiştirebilirsiniz.3 “Zaten yeterlisin” cümlesi de aslında bu ikinci yola, paydayı küçültmeye yaslanıyor; iddianızı bir anlığına indiriyor. Ama bunu siz yapmıyorsunuz, cümle sizin yerinize söyleniyor, o yüzden düşen iddia kalıcı olmuyor.

Bu oranın çıktısına başka bir isim de verilebilir, kendinizle sahip olduğunuz itibar. İtibar hiçbir zaman kanıtsız oluşmaz, çünkü sizi her an izleyen tek kişi yine sizsiniz, kendi koyduğunuz kurala uyup uymadığınızı bilen de o.4 Tanık hep aynı kişi. Kimse dışarıdan bakıp “sana itibar veriyorum, kanıt istemiyorum” diyemez, çünkü o zamanla biriken bir şeydir; birikim durursa o da durur. Gerçek özgüven de aynı yerden gelir, inançtan değil kanıttan, kendinize “yaparım” demenizden değil daha önce yapmış olmanın biriktirdiği somut kanıttan.5 Bunun nedeni de basit üstelik, bir şeyi yaratmanın verdiği tatmin o şeye baştan sahip olduğunuz için değil, onu yoktan var ettiğiniz için gelir. Tam bu yüzden hiçbir zaman peşinen alınamaz, yalnızca sonradan kazanılır.5 Ego bunun ucuz taklididir, çünkü “zaten değerliyim” der ama arkasında hiçbir kanıt aramaz; özgüven ise aynı iddiayı öne sürmeden önce kanıtı ister.6

Bunun ne kadar kırılgan olabileceğini gösteren gerçek bir örnek de var. Yazar Ryan Holiday, kendi değerini uzun yıllar çalıştığı kurumların ve yakın olduğu bir akıl hocasının sağlamlığına bağlamıştı, bunların istikrarı kendi ayakta duruşunun neredeyse temeliydi; sonra bir yıl içinde hepsi aynı anda çöktü. Yazar da onlarla birlikte sarsıldı.7 Sarsılan şey, dayanağın başkasından ödünç alınmış olmasıydı. Kendi ürettiğiniz kanıt sizinle kalır, başkasından ödünç aldığınız kanıt ise o kişi çekildiği an sizinle kalmıyor.

Ödünç alınan teselli, yanlış hesaba yazılmış

Ödünç alınan bir şey daha var, ama bu kez kanıt değil, bir cümlenin kendisi ödünç alınmış. “Zaten hep oradaydı, sadece ona yeniden bağlan” cümlesi de tanıdık geliyor mu? Bu cümle de gerçek bir yerden geliyor, ama düşündüğünüzden bambaşka bir yerden. Hekim Gabor Maté’ye göre bir çocuğun aslında iki temel ihtiyacı var, birine bağlanmak ve kendi gerçek halini yaşayabilmek; ebeveyn çocuğun gerçek halini taşıyamadığında çocuk bağını korumak için kendi otantikliğini bastırıyor. Yetişkinlikte iyileşmek dediğimiz şey çoğunlukla o bastırılmış hale yeniden bağlanmak oluyor.8 Yani “hep oradaydı” cümlesi, çoğunlukla, değer sorusuna değil, bastırdığınız gerçek benliğinize yazılmış bir teselli.

Bu teselliyi alıp “demek ki değerim de hep oradaydı, sadece ona bağlanmam yetiyor” diye okumak, bir hesaptaki imzayı alıp başka bir hesaba yazmak gibi bir şey. Otantiklik gerçekten geri kazanılabilir, çünkü zaten sizde vardı, sadece bastırıldı; o yüzden “yeniden bağlan” demek yeterli bir fiil. Ama saygı öyle çalışmıyor, o bastırılmış değil, henüz biriktirilmemiş bir şey. Henüz biriktirilmemiş bir şeye “yeniden bağlan” demek onu bulmanızı değil, aramaktan vazgeçmenizi sağlıyor sadece. Burada dürüst olmak gerekiyor, çünkü tam bu noktada çizilen çizgiyi Maté’nin kendisi bu kadar keskin çizmiyor; erken çocuklukta köklenen, ne yapabildiğinize ne de başkasının sizi harika bulup bulmadığına bağlı olmayan bir hali o da doğrudan “gerçek saygı” diye adlandırıyor, ama aynı cümlenin ardından böyle büyüyen insan sayısının çok az olduğunu ekliyor.9 Yani otantiklik ile saygıyı burada iki ayrı hesaba yazmak Maté’nin kendi cümlesinden değil, bu yazının bir tercihinden geliyor; bu tercih tutuyor, çünkü Maté’nin kendisi de bu hazır gelen halin nadir olduğunu söylüyor.

“Kanıtlamana gerek yok” diyerek o baskıyı kaldırmak da o oranı kalıcı olarak değiştirmiyor. Cümle söylendiği an gerçekten bir şeyi hafifletiyor, omuzlarınızdaki yükü bir anlığına indiriyor. Ama oran birazdan geri geliyor, çünkü iddiayı siz küçültmediniz, biri sizin yerinize küçültmüş oldu. Oysa oranı kalıcı olarak büyütmenin yolu hiç de gizemli değil, kendi koyduğunuz kurala titizlikle uymak ve bunu gün be gün tekrarlamak.2 Baskısızlık ise bu yolun yerine geçen geçici bir rahatlama, tam da kanıt biriktirmeniz gereken yerde sizi durduran bir mola; rahatladığınız için bir şey kazandığınızı sanırsınız, oysa kazanmazsınız, sadece hesaba bakmayı bir süreliğine bırakmış olursunuz.

Bunun tek bir istisnası var; onu atlamamak gerekiyor. Eğer o baştaki zemin gerçekten hiç kurulmadıysa, yani çocuklukta koşulsuz kabul yerine ağır ihmal ya da dışlanma gördüyseniz, ilk adım kanıt toplamak olamaz.1 Böyle bir durumda önce o kurulmamış bağın onarılması gerekiyor, kanıt biriktirmek ancak ondan sonra bir anlam taşıyor. Ama çoğunluğun durumu bu değil; çoğunluk için zemin zaten var, sorun başka yerde.

Çoğunluk için hüküm yalın. Var olma hakkınız doğuştan; saygınız değil.

Kaynaklar

  1. Sağlam benliğin kanıt gerektirmeyen koşulsuz kabulden (“attachment womb”) filizlendiği, bu zemin ağır ihmal ya da dışlanmayla sarsıldığında önce ilişkisel onarımın gerektiği · Gabor Maté (Gordon Neufeld’e atıfla). drgabormate.com 2

  2. Düşük özsaygının kökünün çoğu kez çocuklukta koşulsuz sevilmemekten geldiği; inşa yolunun kendinize koyduğunuz kurala titizlikle uymaktan geçtiği · Naval Ravikant. youtube.com 2

  3. Özsaygının başarı/iddia oranı olduğu (Self-esteem = Success/Pretensions) ve herkeste başarıdan bağımsız organik bir “ortalama özduygu tonu” bulunduğu · William James, The Principles of Psychology, Vol. 1 (1890). gutenberg.org 2

  4. Özsaygının “kendinizle sahip olduğunuz itibar” olduğu, itibarın kanıtsız oluşmadığı · Naval Ravikant. nav.al

  5. Gerçek özgüvenin inanç değil kanıttan, geçmişte yapılmış işin biriktirdiği somut kanıttan geldiği; bir şey yaratmanın verdiği tatminin de zaten sahip olunan bir şeyden değil onu yoktan var etmekten geldiği, bu yüzden peşinen alınamayacağı · Ryan Holiday. ryanholiday.net 2

  6. Özgüvenin kanıttan, egonun “daha az kazanılmış” bir taklitten geldiği · Ryan Holiday. ryanholiday.net

  7. Değerini bağlı olduğu kurumların ve bir akıl hocasının istikrarına dayandıran yazarın, bunlar aynı yıl çökünce sarsılması · Ryan Holiday. dailystoic.com

  8. Bağlanmanın da otantikliğin de birer hayatta kalma ihtiyacı olduğu, otantiklik bağı tehdit ettiğinde çocuğun her seferinde otantikliği bastırdığı ve iyileşmenin bastırılan o halle yeniden bağlanmak olduğu · Gabor Maté. tim.blog

  9. Erken çocuklukta köklenen, ne yapabildiğinize ne de başkasının onayına bağlı olmayan bir “gerçek saygı” hali tarif ettiği ve bununla büyüyen insan sayısının çok az olduğunu söylediği · Gabor Maté. youtube.com